"Haziran Gecesi"nin Havin'i Naz Elmas, artık izleyicinin kendisiyle özdeşleştirdiği "ağlamaklı" rollerden sıkıldığını söyledi.
All
dergisine konuşan Elmas, "Dizi çekimlerinde kilolarca ağladığımı
biliyorum! Oysa muziplik, mizah benim için çok önemlidir. Artık rol
aldığım projelerde ağlamak istemiyorum. Yani bundan sonra en büyük
isteğim komedi oynamak. Komedyen olarak ise en çok Gülse Birsel’i
beğeniyorum. Çok takdir ediyor, çok başarılı buluyorum onu" dedi.
- Çok güzeldi. Bir de Brigitte Bardot, tipime ve tarzıma yakın olduğu için daha rahattım.
Brigitte Bardot havasına büründüğün fotoğraf çekimi nasıl geçti?
Farklı rollere kolayca girebiliyor musun?
- Marie Antoinette olmuştum bir defasında da... O yıllarda olan
şeylerin nedense daha kült birtakım sembolleri olduğunu düşünüyorum.
Korseler, kabarık etekler gibi... Öyle rollerin içine daha çabuk
girebiliyorum. Ama bana benzemeyen bir tipi de, mesela Frida’yı da
canlandırabilirim.
Sen birden ünlü oldun, hemen nasıl alıştın bu ilgiye?
- Küçüklüğümden beri alışığım. Beyaz tenli olduğum için dikkat
çekerdim hep. Yine de bu kadar insanın birden dikkatini çekmeye alışık
değildim. Bir yere girdiğimde herkes bana bakınca "Bir yerimde bir şey
mi var acaba?" diye üstümü başımı kontrol ediyordum. Ama çok güzel bir
şey o kadar sevilmek. Herhalde dünyanın en şanslı insanlarından
biriyim.
Peki birlikte oynadığın insana aşık olmamak zor mu? Biliyorsun
pek çok oyuncu, filmlerdeki rol arkadaşları ile sonradan sevgili oldu.
Rolle gerçekliği ayırt etmek zor olabiliyor mu kimi zaman?
- Çok uzun süren işlerde olabiliyor, ama ikisini ayırmak için çok
nedenin var. Sette telefonun çaldığı anda bile bir anda kendin
olabiliyorsun. Olacağı varsa olur, ama artık öyle şeylere çok
rastlanmıyor. İşimiz o kadar mekanik olmuş ki, herkes işini yapıp evine
dönüyor. Etkilenebilirsin de yani ama bu illa ki sette olacak diye bir
şey yok.
Bu kadar kolay yani! Biz de oyuncuları duygusal bilirdik...
- Bir şey anlatayım bununla ilgili... Üniversitede bir rolüm vardı,
ağlamam gerekiyordu. Ağladım ağladım. Sahneden indim, hálá ağlıyorum.
Hocam beni gördü ve "100 almıştın, şimdi 0 aldın" dedi! O bana büyük
ders oldu. Yine de bazen çekim durduktan sonra bile kendimi tutamadığım
oluyor. Bir kere ağlamıyorsun ki, kaç çekim birden yapılıyor. Bir
başladın mı artık akşama kadar o öyle gidiyor. Yani, onu öyle kafana
kaka kaka öğretiyorlar ki, ikisini ayırt etmek zorundasın artık! Yoksa
tabii ki oyuncular duygu potansiyeli çok yüksek kişiler.
"Haziran Gecesi"nde çok ağladığın için de eleştirenler oldu. Doğal ağlıyormuşsun bir de... Nasıl beceriyorsun?
- Sette anında ağlayabiliyorum. Çok fazla damla sıkmama gerek
kalmıyor. Beni üzecek şeyler düşünüyorum ve tamamen konsantre oluyorum.
Ha deyince ağlayamam şimdi tabii ama...
Kişisel şeyler mi düşünüyorsun?
- Kendi hayatımdaki anıları kullanıp kullanıp ağlamak anılara
saygısızlık gibi geliyor. Daha çok genel olayları, o sıralar içimi
acıtan şeyleri düşünüyorum. Kötü durumları düşünüp "Bu durumda ben
olsaydım ne yapardım" diye ağlıyorum. O düşünme süresini de fazla
uzatmamak lazım tabii, yoksa kalakalıyorsun.
"Bazen durduramıyorum ağlamayı" demişsin, doğru mu?
- Doğru valla... Kilolarca ağladığımı biliyorum!
Havin rolü senin hayatında bir dönüm noktası oldu mu?
- Tabii ki, ilk işim bir kere... Bir de çok severek oynadım.
Zor da bir karakterdi, yıllara yayılan bir hikayesi vardı...
- Aynen! Üniversite öğrencisi bir kızken başladı, başına gelmeyen
kalmadı. İnzivaya çekildi, iş kadını oldu, aşık oldu, fakir oldu,
zengin oldu, evlendi, çocuk doğurdu... Çok aşamalı, oyunumu
gösterebileceğim bir roldü ve seyirci benim her halimi görebildi. O
yüzden çok önemliydi.
Fiziksel değişimlerini de bilerek mi yaptın?
- Evet, tabii ki... Yaşıma göre kilo aldım, saç rengimle oynadım,
beden dilimi, oturup kalkmamı Havin’in durumuna göre değiştirdim. Benim
için beş-altı rolde oynamak gibi bir şeydi.
Seninle çalışmak çok zormuş. Öyle mi?
-
Bir şeylere müdahale etmek mi zorluk acaba? Bazen müdahale ederim.
Kendi oyunculuğunun dışındaki şeyleri de sahiplenip müdahale ettiğinde
zor geliyor insanlara. Sevmiyorum bu tarz konuşmaları...
Reytingi bu kadar yüksek bir diziden sonra yaptığın diğer işlerde düşüş hissettiğin oldu mu?
- Piyasaya girişim çok yüksekten oldu. Bu biraz korkutucu tabii. En baştan yüksek başlamanın da dezavantajı bu işte.
Rol aldığın banka reklamının sana bir faydası oldu mu?
- Aaa, eveett! O reklamlarda hep gülüyorum, o yüzden kendim gibi
görünüyorum ilk defa. Muziplik, mizah benim için çok önemlidir ve
komedi oynamayı çok istiyorum.
Komedi senaryolarının kapısını araladın yani...
- Yani şimdi şöyle bir şey var; dizilerde hep drama var, ağlıyoruz
falan. Ama reklam sayesinde benim de komedi oynayabileceğim görüldü.
Yani bundan sonra en büyük isteğim komedi oynamak.
Peki kimi beğeniyorsun komedyen olarak?
- Gülse Birsel’i çok beğeniyorum. Çok takdir ediyorum onu, çok
başarılı buluyorum. Hem kadın olup hem o kadar tatlı ve komik bir dizi
yazmak, oynamak...
Hakkında yazılan ya da söylenen olumsuz şeylere tepkin nasıl?
- Her zaman olumlu konuşulacak diye bir şey yok. Ama zaten benimle
ilgili en acımasız eleştirileri annem ’Çaat!’ diye yüzüme söyler. En
makbulü benim için o.
Çıktığında o kadar popüler oldun ki, istesen beş yıllık proje
bağlayabilirdin. Ama sen o günden bugüne sadece üç dizide oynadın.
Neden?
- İş konusunda çok seçiciyim. Felaketim! Çok "Hayır" diyorum. İyi mi
kötü mü yapıyorum bilmiyorum ama bana göre bu iyi bir yol. Bir şeye
inanmam çok önemli. Bir sürü şeyin aynı anda olmasını istiyorum. Kanal,
gün, saat, yönetmen, senaryo, casting... Hepsine bakıyorsun. Bir de
üstüne o işe inanmam lazım.
Senaryo eline gelir gelmez anlıyor musun?
- Bir kere okuyorum, bir kere daha okuyorum, sonra anneme
okutuyorum. Sonra sormaya başlıyorum "Kim oynayacak, kim çekecek,
nerede geçiyor, ne olacak?" Orada işte bir tek şeyin bile istediğim
gibi olmaması vazgeçmeme sebep...
En önemlisi hangisi peki?
- Senaryo bunlar içinde benim için en olmazsa olmazı. Hikaye değil
bak! Senaryo... Önemli olan dile dökümü. Kullanılan kelimeler,
diyaloglar. Senaryo, arabanın direksiyonu gibi. O sözcükler öyle
kullanılmazsa senin oyununda da aksaklıklar oluyor. Casting de öyle...
Oyuncuların doğru yerlere, doğu karaktere yerleştirilmesi,
inandırıcılık açısından çok önemli.
Yanlış anlaşılmaktan korkuyor musun?
- O bazen olabiliyor. Ama herkes anlamak istediğini anlıyor. Sadece kendimi doğru ifade edememiş, anlatamamışsam üzülürüm.
Hakkında söylenen şeylere cevap vermek yerine neden susmayı tercih ediyorsun?
- İstemiyorum...
Kurallarım var çünkü Türkiye’de yaşıyorum
Türkan Şoray kanunların var mı?
- Yerine göre...
Nasıl yani?
- Her şey bir biçimde anlatılabilir bence. "Kraliçe Elizabeth"
filminde beraber olma sahnesi vardı, adam kadının elbisesini çözüyor ve
sonra ertesi gün oluyor. Sen ne olduğunu anlıyorsun ama hiçbir şey
görmüyorsun. Bir de o an yönetmenine güvenin çok önemli. O sahnenin
nasıl işlendiği çok önemli. Bir de yani Brigitte Bardot olsam daha
rahat olurdum. Türkiye’de yaşıyoruz yani... İnan bu sorunun cevabını
bilemiyorum...
Bu yaşta estetiğe ihtiyaç duymuyorum
Kendini güzel buluyor musun?
- Kendini güzel bulmaktan ziyade kendini sevmek diye bir şey var. E
ben kendimden memnunum! Bana devamlı soruyorlar estetik midir, öyle
midir, böyle midir diye... Öyle şeylere karşı değilim ama bu yaşta da
hiç gerek olmadığını düşünüyorum. Kendimi Brigitte Bardot kadar güzel
de bulmuyorum ama memnun olma durumum vardır yani!
Hürriyet/Kelebek